KADERE ÎMÂN

Kader: Allah Teâlâ'nın, ezelî ilmi ve hikmeti gereği varlıkları takdir etmesidir.

Kadere îmân, dört hususu içerir:

1. İster Allah Teâlâ'nın fiilleri, isterse kullarının fiilleri ile ilgili olsun, Allah Teâlâ'nın özet ve detaylı, ezelî ve ebedî olarak her şeyi bildiğine îmân etmeyi içerir.

2. Allah Teâlâ'nın, bu fiilleri Levh-i Mahfûz'a kaydettiğine îmân etmeyi içerir.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

"(Ey Nebi!) Allah’ın gökte ve yerde ne varsa (hepsini tam olarak) bildiğini ve bunları bir kitab (Levh-i Mahfûz)’a kaydettiğini bilmez misin? Şüphesiz bunu bilmek, Allah'a çok kolaydır."

[1]

Abdullah b. Amr. b. Âs'tan -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'i şöyle derken işittim:

-Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce, yaratılanların kaderlerini Levh-i Mahfûz'a yazmasını kaleme emretti.

Buyurdu ki:

-(Gökleri ve yeri yaratmadan önce) arşı ise, suyun üzerinde idi."

[2]

3. İster Allah Teâlâ'nın fiili ile ilgili olsun, isterse yaratılanların fiilleri ile ilgili olsun, bütün varlıkların, ancak Allah Teâlâ'nın irâdesi ile meydana geldiğine îmân etmeyi içerir.

Nitekim Allah Teâlâ kendi fiiliyle ilgili şöyle buyurmuştur: 

"Rabbin, dilediğini yaratır, (kullarından kendisine dost edinmek için) seçer. Onların seçme hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir."

[3]

"Allah, îmân edenleri hem dünya, hem de âhiret hayatında hak ve kalıcı söz ile sapasağlam tutar. Zâlimleri de (dünya ve âhiret hayatında haktan) saptırır. Allah, (îmân edenleri başarıya ulaştırmak ve kâfirleri de rüsvây etmek hususunda) dilediğini yapar."

[4]

"(Annelerinizin) rahimlerinde size dilediği gibi (erkek veya dişi, güzel veya çirkin, cennetlik veya cehennemlik gibi) şekil veren O’dur. O'ndan başka hak ilâh yoktur. O, azîzdir (hiçbir şey O'na üstün gelemez), (her işinde) hikmet sahibidir."

[5]

Allah Teâlâ yaratılanların fiilleriyle ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:

"Eğer Allah, dileseydi onları sizin başınıza belâ ederdi de onlar (müşrikler) sizinle savaşırlardı. (Fakat Allah, lütuf ve kudreti ile sizden onları savmıştır.) Artık onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve size teslim olurlarsa, bu durumda Allah, size (onlarla savaşmak için) onların aleyhinde bir yola girme hakkı vermemiştir."

[6]

"Rabbin dileseydi onlar bunu yapamazlardı.(Ey Nebi!) Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak."

[7]

4. Öz benlikleri, sıfatları ve hareketleri ile kâinattaki bütün varlıkları Allah Teâlâ'nın yaratmış olduğuna îmân etmeyi içerir.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Allah, her şeyi yaratandır. O, her şeyi gözetleyip koruyandır."

[8]

"O, her şeyi yaratmış ve belirli bir ölçüye göre takdir etmiştir."

[9]

Allah Teâlâ, elçisi İbrahim -aleyhisselâm- hakkında, onun kavmine şöyle dediğini haber vermiştir:

"(İbrahim:) Oysa sizi ve yaptıklarınızı (yonttuğunuz putlarınızı) Allah yaratmıştır, (dedi)."

[10]

Yukarıda belirttiğimiz şekilde kadere îmân, kulun kendi hür irâdesiyle yaptığı fiilleri ile bu fiilleri üzerinde bir irâde ve kudreti olmasıyla çelişmez. Çünkü şeriat ve hakikat, bunun sâbit olduğuna delâlet eder.

Şeriat, kulun hür irâde ve fiili olduğuna delâlet eder:

Nitekim Allah Teâlâ kulun hür irâde ve dilemesi hakkında şöyle buyurmuştur: 

"İşte o, (vukû bulacak olmasında şüphe olmayan) hak günüdür. (O günün dehşetinden kurtulmak) isteyen (salih amelle) Rabbine varan yol tutsun."

[11]

"Kadınlarınız (eşleriniz), sizin için (rahimlerine spermlerinizi koyduğunuz ve oradan da Allah'ın izniyle çocuklar çıkan) bir tarladır! O halde tarlanıza istediğiniz gibi gelin."

[12]

Kulun kudreti hakkında ise şöyle buyurmuştur:

"(Ey mü’minler!) O halde gücünüz yettiği kadarıyla Allah’tan korkun."

[13]

"Allah, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. (Herkesin) kazandığı (iyilik) kendi lehine, işlediği (kötülük) ise aleyhinedir!"

[14]

Hakikat, kulun kendisinin hür irâdesi ve fiili olduğuna delâlet eder:

Zirâ her insan, kendisinin bir irâde ve kudretinin olduğunu bilir. Bu irâde ve kudretiyle dilediğini yapar, dilediğini de bırakır. Kul, yürümek gibi, kendi irâdesiyle olan ile titreme ve sarsılma gibi, kendi irâdesinin dışında olan şeyi birbirinden ayırt edebilir. Fakat kulun irâde ve kudreti, ancak Allah Teâlâ'nın dilemesi ve irâdesi olur.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur: 

"Sizden, doğru yolda (îmân üzere) gitmek isteyenler için (bu bir öğüttür).Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe, siz (hiçbir şey) dileyemezsiniz."

[15]

Zirâ kâinatın hepsi, Allah'ın mülküdür. Dolayısıyla bilgisi ve dilemesi olmadan, O'nun mülkünde hiçbir şey olmaz.

Yukarıda belirttiğimiz şekilde kadere îmân, kulun yerine getirmediği görevleri veya işlediği günahları kadere gerekçe gösterme hakkını kendisine vermez. Buna göre onun gerekçesi şu yönlerden bâtıl ve geçersizdir:

  • Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Müşrikler: Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız (Allah’a) ortak koşar, hiçbir şeyi de haram kılmazdık’ diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de aynı şekilde (elçilerini) yalanladılar ve bunun sonucunda da azabımızı tattılar. (Ey Nebi! Onlara) de ki: Yanınızda (haram kıldığınız hayvanlarla ekinleri, Allah’ın kâfir olmanızı dileyip sizin kâfir olmanıza râzı olduğunu ve küfrü size sevdirdiğini iddiâ ettiğinizi) bize açıklayacağınız bir bilgi mi var? Siz, (bu dîn hakkında) zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz."

[16]

Şayet müşriklerin kader hakkındaki gerekçeleri geçerli olsaydı, Allah Teâlâ onlara azabını tattırmazdı.

2. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

"İnsanların elçilerden sonra Allah'a karşı hiçbir gerekçeleri kalmasın diye (sevabımı) müjdeleyici ve (azabımdan) uyarıcı olmaları için elçiler (gönderdim). Allah (mülkünde) güçlüdür, (her işinde) hikmet sahibidir."

[17]

Şayet kader, elçilere karşı gelenler için bir gerekçe olsaydı, elçilerin gönderilişiyle bu gerekçe ortadan kalkmazdı. Çünkü elçilere karşı gelmek, elçilerin gönderilişinden sonra Allah Teâlâ'nın kaderiyle vukû bulmuştur.

3. Ali b. Ebî Tâlib'den -radıyallahu anh- rivâyet olunduğuna göre, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

"Sizden, cehennemde veya cennette kalacağı yeri, (Levh-i Mahfûz'a) yazılmayan hiç kimse yoktur.

(Sahâbe):

-Ey Allah'ın elçisi! O halde bizim için takdir olunana (kaderimize) tevekkül edip amel işlemeyi bırakalım mı? dediler.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve selem- buyurdu ki:

-Hayır, (kaderinize tevekkül etmeyin).Herkes, kendisi için takdir olunan yola -Müslim'in lafzında ise- yaratılmış olduğu şey için kolaylık bulacaktır.

Sonra şu âyetleri okudu:

'Kim (malından) verir (harcar) ve (bunda Allah'tan) korkar ve en güzeli (hesap ve cezayı) tasdik ederse, biz de (iyiliğe götüren sebepleri) ona kolay kılarız. Kim de (malından) cimrilik eder, kendini (Rabbine) muhtaç görmez ve en güzeli (hesap ve cezayı) yalanlarsa, biz de ona zorluğu (bedbahtlığı) kolay kılarız."

[18]

Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- de amel işlemeyi emretmiş ve kadere tevekkül etmeyi yasaklamıştır.

4. Allah Teâlâ kuluna emredip yasaklamış, gücünün yeteceği şeylerle kulunu sorumlu tutmuştur.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur: 

"(Ey mü’minler!) O halde gücünüz yettiği kadarıyla Allah’tan korkun."

[19]


"Allah, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. (Herkesin) kazandığı (iyilik) kendi lehine, işlediği (kötülük) ise aleyhinedir!"

[20]

Eğer kul, bir fiili yapmaya zorlanmış olsaydı, ondan kurtulamayacağı bir şeyle sorumlu tutulsaydı, bu bâtıl ve geçersiz olurdu. Bu sebeple kul, bilmeyerek veya unutarak veyahut da zorlama ile bir günah işlemişse, ona hiçbir günah yazılmaz. Çünkü kendisi bu konuda mazur görülmüş, bağışlanmıştır.

5. Allah Teâlâ'nın kaderi, gizli olan bir sırdır. Takdir edilen şey vukû bulmadan bilinmez. Kulun yapmakta olduğu şeylerdeki irâdesi ise, fiilinden öncedir. Dolayısıyla onun yapmak istemesi, Allah'ın kaderi kendisi tarafından bilinmemektedir.O zaman kaderi gerekçe gösteren kimsenin gerekçesi ortadan kalmış olur. Zirâ kişinin bilmediği bir şeyi gerekçe göstermesi kabul edilemez.

6. Şüphesiz biz, insanın kendisine uygun dünyalık işinde, onu elde edinceye kadar çaba harcadığını ve ondan kendisine uygun olmayan işe dönmediğini, sonra da bundan dönmesinde kaderi gerekçe gösterdiğini görmekteyiz. O halde niçin dünyalık işlerinde kendisine fayda veren şeyi bırakıp, kendisine zarar veren şeye dönmekte, sonra da kaderi gerekçe göstermektedir? O halde her iki durum da aynı değil midir?!

Sana, bunu daha iyi açıklayan başka bir örnek vereyim:

Bir insanın önünde iki yol bulunsa ve bu yollardan;

Birincisi; her tarafı kargaşa, öldürme, yağmalama, namusa tecâvüz, korku ve açlık dolu olan bir ülkeye giden bir yol olsa,

İkincisi ise; her tarafı düzenli, sürekli güven içerisinde olan, müreffeh bir hayat, cana, namusa ve mala saygı gösteren bir ülkeye giden yol olsa, bu iki yoldan hangisine girer dersiniz?

Şüphesiz o, düzen ve güvenin olduğu ülkeye giden ikinci yola girecektir. Akıl sahibi hiç kimsenin kargaşa ve korku dolu olan ülkeye giden yola girmesi ve kaderi gerekçe göstermesi mümkün değildir. O halde o nasıl olur da âhiret ile ilgili konuda, cennete değil de cehenneme götüren yola girer ve sonra da kaderi gerekçe gösterebilir?

Başka bir örnek:

Biz, hastanın iştahı çekmediği halde kendisine emredilen ilaçları içtiğini ve iştahı çektiği halde kendisine zarar veren yemeği yemekten yasaklandığını görmekteyiz. Bütün bunlar, şifâ bulmak ve selâmete kavuşmak isteğinden dolayıdır. Hastanın kendisine emredilen ilacı içmekten kaçınması veya kendisine zarar veren yemeği yemesi, sonra da kaderi gerekçe göstermesi mümkün değildir. O halde insan, Allah Teâlâ ve elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in emrettiklerini terk eder veya Allah Teâlâ ve elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yasakladıklarını yapar, sonra kaderi niçin gerekçe gösterir?

7. Allah Teâlâ'nın kendisine yüklediği görevleri terk etmekte veya günahları işlemekte kendisine kaderi gerekçe gösterene birisi haksızlık edip elinden malını alsa ve onun kutsal değerlerini çiğnese, sonra da kaderi buna gerekçe gösterip ona: "Beni kınama! Zirâ benim sana haksızlık yapmam, Allah Teâlâ'nın kaderi ile olmuştur" dese, onun gerekçesini kabul etmeyecektir. O halde o, başkasının kendisine haksızlık yapmasını nasıl olur da kaderi gerekçe olarak kabul etmeyip Allah Teâlâ'nın hakkına tecâvüz ettiği halde kaderi gerekçe olarak kabul eder?!

Anlatıldığına göre Mü'minlerin Emîri Ömer b. Hattâb -radıyallahu anh- kendisine elinin kesilmesi gereken bir hırsızın dâvâsı arz edildiğinde, elinin kesilmesini emreder. Bunun üzerine hırsız:

-Yavaş ol ey mü'minlerin emîri! Ben, ancak Allah'ın kaderiyle hırsızlık yaptım" deyince, bunun üzerine Ömer b. Hattâb -radıyallahu anh- ona:

- Biz de senin elini, ancak Allah'ın kaderiyle keseriz" diye cevap vermiştir.  

Kadere îmân, mü'mine pek çok faydalar sağlar.

Bu faydalardan bazıları şunlardır:

1. Bir işi yaparken sebeplere sarılma konusunda, sebebe değil de sebebin sahibi Allah Teâlâ’ya dayanmayı sağlar. Çünkü hem fiil, hem de neticesi Allah Teâlâ’nın kaderiyle olur.

2. İstenen ve arzulanan şey elde edildiği zaman kişinin kendisini beğenmişlikten kurtarmasını sağlar. Zirâ Allah Teâlâ'nın takdir ettiği sebeplerden olan iyilik ve başarı gibi arzulanan şeyin elde edilmesi, Allah'tan bir nimettir. Kişinin kendisini beğendiği zaman, bu nimete karşılık Allah Teâlâ’ya şükretmesini unutturur.

3. Kadere îmân eden kimse, Allah Teâlâ'nın kaderiyle başına gelen şeylerden dolayı kalbi mutmain ve nefsi rahat olur. Arzulanan şeyin elde edilememesi veya istenmeyen bir şeyin vukû bulması ile tedirgin olmaz. Çünkü bu, göklerin ve yerin mülkü elinde olan Allah’ın kaderiyle olmuştur. Bunun vukû bulması da kaçınılmazdır.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur: 

"(Ey insanlar!) Yeryüzünde olan ve sizin de başınıza gelen (hastalık ve açlık gibi) hiçbir şey yoktur ki, biz (nefisleri) yaratmadan önce onları bir kitapta (Levh-i Mahfûz’da) yazmış olmayalım. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Elde edemediğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size bahşettiği nimetlerle böbürlenmemeniz için (Allah size bunu açıklar). Çünkü Allah (dünyada kendisine verilen nimetlerle başkasına) büyüklük taslayan kimseleri asla sevmez."

[21]

Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- de bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Mü'minin işi ne kadar harika! Şüphesiz onun her işinde bir hayır (sevap) vardır. Bu ise sadece mü'min içindir. Kendisine bir bolluk ulaştığında ona şükrederse, bu onun için bir hayırdır (sevaptır). Başına bir belâ geldiğinde ona sabrederse, bu onun için bir hayırdır (sevaptır)."

[22]

Kader konusunda iki topluluk sapıtmıştır:

Birincisi:

Cebriyye: "Kul, amelini işlemeye mecburdur. Bu konuda kendisinin bir irâde ve kudreti yoktur", derler.

İkincisi:

Kaderiyye: "Kul, irâde ve kudret konusunda amelini işlemekte (bir işi yapıp yapmamakta) hürdür. Bu konuda Allah Teâlâ'nın irâde ve kudretinin hiçbir etkisi yoktur", derler.

Birinci topluluk olan Cebriyye'nin bu görüşünü, şeriat ve hakikatle reddederiz:

Şeriat, Cebriyye'nin bu iddiâsını şöyle reddeder:

Şüphesiz Allah Teâlâ, kulunun irâdesinin olduğunu kabul etmiş ve ameli ona izâfe etmiştir.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Sizden kimisi dünya hayatını istiyor, kimisi âhiret hayatını istiyordu. Sonra sizi denemek için onlardan (düşmanınızdan) alıkoydu. Şüphesiz Allah (sizin pişmanlık duyup tevbe ettiğinizi bilmiş ve) sizi affetmiştir. Allah, müminlere karşı çok lütufkârdır."

[23]

"(Ey Nebi! O gâfillere) de ki: (Sizin getirdiğiniz) hak, Rabbinizdendir. O halde (sizden) dileyen îmân etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz biz, zâlimler (kâfirler) için duvarları kendilerini çepeçevre kuşatan (şiddetli) bir ateş hazırladık. (Orada şiddetli susuzluktan dolayı su istemek için) imdât dileyecek olsalar, onlara erimiş maden gibi yüzlerini haşlayan bir su getirilir. (Susuzluğu gidermeyip bilakis arttıran) bu içecek, ne kötü bir içecek, (cehennem de) ne kötü kalınacak bir yerdir."

[24]

"Kim, (Allah'a ve elçisine itaat ederek) iyi bir davranışta bulunursa, sevabı kendisinedir. Kim de (Allah'a ve elçisine karşı gelerek) kötü bir davranışta bulunursa (günah işlerse), aleyhine (amelinin günahı kendisine)dir. Rabbin, (sevaplarını azaltarak veya günahlarını fazlalaştırarak) kullara asla zulmedici değildir."

[25]

Hakikat, Cebriyye'nin bu iddiâsını şöyle reddeder:

Şüphesiz her insan; yeme, içme ve alış-veriş yapma gibi, kendi hür irâde ve isteğiyle yaptığı davranışları ile ateşli hastalıktan dolayı titreme, damdan düşme gibi, kendi irâdesinin dışında meydana gelen davranışları arasındaki farkı iyi bilir.Nitekim o,birinci fiili,kendi tercihiyle ve hiçbir zorlama olmaksızın hür irâdesiyle yapar.İkincisini ise, kendi tercihi olmaksızın ve istemeden vukû bulur.

İkinci topluluk olan Kaderiyye'nin bu görüşünü, şeriat ve akılla reddederiz:

Şeriat, Kaderiyye'nin bu iddiâsını şöyle reddeder:

Şüphesiz Allah Teâlâ, her şeyi yaratandır. Her şey de O'nun irâdesiyle olmuştur. Nitekim Allah Teâlâ bunu aziz kitabında açıklamış ve kulların davranışlarının kendisinin irâdesiyle vukû bulduğunu belirtmiştir.

Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Allah dileseydi, o elçilerden sonra kendilerine gelenler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa düştüler de bir kısmı îmân etti (îmânında sâbit kaldı), bir kısmı da kâfir oldu (küfründe ısrar etti).Allah dileseydi, onlar savaşmazlardı. Fakat Allah, dilediğini yapar (dilediğini îmân etmeye muvaffak kılar, dilediğini de kâfir olmasını sağlar)."

[26]

"Biz, dileseydik herkesi doğru yola (îmâna) iletirdik. Fakat (sapıklığı hidâyete tercih ettikleri için) cehennemi hem cinler, hem insanlardan (küfür ve günah sahiplerinin) bir kısmı ile dolduracağım, diye benden kesin bir söz çıkmıştır."

[27]

Akıl, Kaderiyye'nin bu iddiâsını şöyle reddeder:

Şüphesiz kâinatın hepsi, Allah Teâlâ'ya âittir. İnsan da bu kâinatın bir parçasıdır. O halde insan, Allah Teâlâ'nın bir kuludur. Mal sahibinin izni ve irâdesi olmaksızın kölenin onun mülkünde tasarrufta bulunması ise, mümkün değildir. 

 

 

references

[1] Hac Sûresi:70

[2] Müslim, hadis no: 6690

[3] Kasas Sûresi: 68

[4] İbrahim Sûresi: 27

[5] Âl-i İmrân Sûresi: 6

[6] Nisâ Sûresi: 90

[7] En'âm Sûresi: 112

[8] Zümer Sûresi: 62

[9] Furkân Sûresi: 2

[10] Sâffât Sûresi:96

[11] Nebe Sûresi:39

[12] Bakara Sûresi:223

[13] Teğâbun Sûresi: 16

[14] Bakara Sûresi: 286

[15] Tekvîr Sûresi: 28-29

[16] En’âm Sûresi:148

[17] Nisâ Sûresi: 165

[18] Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Lafız Buhârî'ye âittir.

[19] Teğâbun Sûresi: 16

[20] Bakara Sûresi: 286

[21] Hadîd Sûresi:22-23

[22] Müslim, hadis no: 7425.

[23] Âli İmrân Sûresi:152

[24] Kehf Sûresi:29

[25] Fussilet Sûresi:46

[26] Bakara Sûresi:253

[27] Secde Sûresi:13

Dilinizi Seçin